ÜLKE TANITIMI | Kıbrıs

KKTC KURUCU CUMHURBAŞKANI RAUF R. DENKTAŞ

KKTC KURUCU CUMHURBAŞKANI RAUF R. DENKTAŞ

KKTC CUMHURBAŞKANI MEHMET ALİ TALAT

KKTC CUMHURBAŞKANI MEHMET ALİ TALAT

KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanı Dr. Hasan BOZER

KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanı Dr. Hasan BOZER

KKTC Başbakanı Dr. Derviş EROĞLU

KKTC Başbakanı Dr. Derviş EROĞLU

KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin ÖZGÜRGÜN

KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin ÖZGÜRGÜN

CTP GENEL BAŞKANI Ferdi Sabit SOYER

CTP GENEL BAŞKANI Ferdi Sabit SOYER

KKTC MALİYE BAKANI Ersin TATAR

KKTC MALİYE BAKANI Ersin TATAR

KKTC MEB & GENÇLİK VE SPOR BAKANI  Kemal DÜRÜST

KKTC MEB & GENÇLİK VE SPOR BAKANI Kemal DÜRÜST

 M.HACI ALİ İŞLETMELERİ YÖN.KUR.BŞK. Mustafa HACI ALİ

M.HACI ALİ İŞLETMELERİ YÖN.KUR.BŞK. Mustafa HACI ALİ

MERİT OTELLERİ Yön.Kur.Bşk. REHA ARAR

MERİT OTELLERİ Yön.Kur.Bşk. REHA ARAR

Kıbrıs Tanıtımı

KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ

Dokuz Bin Yıllık Tarihinde, Yüzyıllar Boyunca Dünya Medeniyetlerinin İmrendiği; Altin Sarısı Kumsalları, Yıl Boyunca Adayı Teketmeyen Güneşi, Davet Edici Denizi İle Bir Turizm Cenneti

Kıbrıs Türk halkının, Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs Türk halkını yok ederek ENOSİS’i gerçekleştirmek amacıyla başlattığı katliamlara karşı on bir yıl var olma mücadelesi vererek Anavatanı Türkiye ile birlikte ulaştığı zafer sonucunda 15 Kasım 1983 tarihinde kurduğu özgür ve egemen KKTC, günümüzde 1974 öncesiyle kıyaslanamayacak bir ekonomik ve sosyal gelişmişliğe ve sosyal refah düzeyine ulaşmıştır. Rum ambargoları altında bugün ekonomik bir mücadele veren ve varlığının temellerini daha da güçlendirmeye yoğunlaşan KKTC’nin daha yakından tanımak için ülke kimliğine, ekonomisine, ticaretine, turizmine, eğitimine, finansına, ulaştırma-haberleşmesine, sağlık sektörlerine,  kültür ve sosyal yaşamına daha yakından bakmanın ve tanımanın gerekli olduğunu değerlendiriyoruz.

 

 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçildiği parlamenter sisteme dayalı anayasal bir rejime tabidir.  KKTC, 3355 km2 yüzölçümü ve son nüfus sayımı verilerine göre 250000 kişilik nüfusuyla küçük bir ada ülkesidir. İdari yapısı itibariyle beş ilçeye bölünmüş olan KKTC’nin ilçeleri Başkent Lefkoşa, Gazimağusa Girne, Güzelyurt Yeni İskele’dir. Resmi dili Türkçe ve nüfusunun %99’u Müslüman olan KKTC’de Türk Lirası para birimi olarak kullanılmaktadır.
              Kıbrıs Türk halkının tarihsel kökleri ve kültür birliği bakımından Anadolu anatomisinin bir parçası olarak Resmi Tatilleri Anavatan Türkiye’nin resmi tatilleri ile aynıdır. 1 Ocak Yılbaşı Tatili, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 1 Mayıs İşçi ve Bahar Bayramı, 19Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, Ramazan Bayramı (3 gün) ve Kurban Bayramı (4 gün). KKTC’de bu ulusal ve dini bayramlar yanında Kıbrıs Türk halkının Rum-Yunan ikilisine karşı 11 yıl süren varoluş mücadelesinin dönüm noktalarını teşkil eden tarihi olayların anısına kabul edilmiş 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı, 1 Ağustos Ulusal Direniş Bayramı ve 15 Kasım KKTC Cumhuriyet Bayramı resmi tatilleri vardır.

              Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, tipik Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü, yazların sıcak ve kurak, kışların ılık geçtiği, kuraklık yıllarının ağır ve sık olduğu bir ülkedir. Yağışların büyük bölümü Kasım-Mart döneminde düşmektedir. Ocak ayı en soğuk aydır. Bu ayda en düşük ve en yüksek hava sıcaklıkları ortalama 6 ºC ve 16 ºC’dir. Temmuz ayı en sıcak aydır ve en düşük ortalama sıcaklık 23 ºC ve en yüksek sıcaklık 38-40 ºC dolaylarında olmaktadır.

              Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti çağdaş çoğulcu demokratik ilkelere dayalı demokrasisi gelişmiş çok partili bir sisteme sahiptir. Siyasi partiler yanında siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamda ağırlığı ve belirleyici etkisi olan gelişmiş sivil toplum örgütlerine ve sendikalara, meslek örgütlerine dayalı bir toplumsal yapısı dikkat çekmektedir. Cumhurbaşkanı, devletin başıdır ve beş yılda bir doğrudan halk tarafından seçilir. Ancak Cumhurbaşkanının yetkileri Türkiye’de olduğu gibi parlamenter sistemin bir gereği olarak daha çok sembolik yetkilerdir. Yasama yetkisi, 50 üyeli Cumhuriyet Meclisi tarafından yürütülmektedir. Ülkede yürütme yetkisi, Cumhurbaşkanı tarafından atanan Başbakan’ın yönetiminde 10 kişiden oluşan Bakanlar Kurulu’na aittir. Milletvekilliği genel seçimleri beş yılda bir nispi seçim sistemine göre yapılmaktadır. Seçim sistemi doğrudan bir partiye liste halinde oy verme ve seçmenin tercihine göre bir partiye vermeden seçime katılan partilere karma oy vermek suretiyle oy kullanmayı öngörmektedir. Partiler arasında “Karma Oy” kullanan seçmenler, bölge için öngörülen milletvekili sayısının en az yarıdan bir fazlasına oy verme zorunluluğu vardır. Ayrıca seçim sistemine göre bir parti listesine mühür kullanan (oy veren) seçmenler, oy verdiği partinin ilgili bölgeden çıkaracağı milletvekili sayısının en az yarıdan bir fazlası olmak koşuluyla ayrıca tercih oyu kullanma hakkına sahiptir. Partilerin Cumhuriyet Meclisine girebilmesi için gerekli olan genel baraj %5 oranındadır. 

              KKTC, gelişmiş bir fiziksel altyapıya sahiptir. Bu altyapının başlıca unsurlarından olan su kaynakları fakirdir. KKTC'nin su kaynakları genel olarak sırasıyla sınırlı da olsa yeraltı, yerüstü ve pınar sularından oluşmaktadır. KKTC’nin mevcut akiferlerinden (Yeraltı suyunu tutan ve ileten kayaç ortam) her yıl daha fazla su çekildiğinden akiferlerdeki su seviyesi sürekli olarak düşmekte buna bağlı olarak deniz suyunun yeraltı su kaynaklarına karışması neticesinde tuzlanma artmakta ve suyun kalitesi düşmektedir. Su kaynaklarının fakir olması yanında kuraklık yıllarının uzun geçmesi sonucunda aşırı su çekimlerinin neden olduğu yer altı sularının tuzlanması, KKTC’nin temel sorunlarından birini teşkil etmektedir. KKTC'nin yıllık su ihtiyacı 25-28 milyon metreküptür. Ancak yerel kaynaklardan 20 milyon metreküp su karşılanabilmektedir. KKTC içme ve kullanma suyu ihtiyacının karşılanabilmesi amacına yönelik olarak uzun vadeli projeler üzerinde çalışılmaktadır. Bu projeler arasında en önemlisi Türkiye’den deniz altından boru ile içme suyu getirme projesidir.
              KKTC’nin, suyun yanında önemli olan bir diğer kısıtı da elektrik enerjisidir. KKTC sınırları içerisinde Kıbrıs Türk Elektrik Kurumu, elektrik enerjisi üretmek ve dağıtımını gerçekleştirmek, mevcut olan elektrik enerjisi iletim şebekelerinin bakımını, onarımını ve geliştirilmesini sağlamakla yükümlüdür. Bununla birlikte son yıllarda elektrik enerjisi üretimi konusunda özel sektöre de yatırım izini verilmiştir.

              KKTC’nin, yurtiçi ulaşımı tamamen karayolu taşımacılığına dayanmaktadır. KKTC’de toplam karayolu uzunluğu 1380 km’si asfalt kaplamalı ve 970 km’si stabilize yol olmak üzere 2350 km’dir. Her köyün şehirler ve kasabalarla bağlantısını sağlayan en az bir asfalt yolu mevcuttur. Türkiye’nin yardımlarıyla uygulamaya konan Karayolları Master Planı sayesinde son yıllarda gelişen ve modernize edilen yollar yanında çift yönlü yol ve yonca kavşak inşaatları da yapılmakta, yol standartları ve kalitesi yükseltilmektedir.
              KKTC’nin, ERCAN ve GEÇİTKALE olmak üzere iki havaalanı vardır ve hava ulaşımı büyük ağırlığı Ercan olmak üzere bu havaalanlarından yapılmaktadır. Geçitkale hava alanı özellikle Ercan havaalanının bakım, onarım ve yenileme çalışmalarının olduğu dönemlerde geçici sürelerle hava trafiğine açılmaktadır.

              Havayolu yük ve yolcu taşımacılığında tarifeli hizmet veren devlete ait olan Kıbrıs Türk Hava Yoları (KTHY) ve THY yanında Pegasus Fly, Atlas Jet gibi özel havayolu şirketleri de tarifeli seferler yapmaktadır.

              KKTC’ye hava ulaşımı yanında denizyolu ulaşımıyla da gidilebilmektedir. KKTC’nin yolcu ve yük taşımacılığında en önemli ve en büyük deniz ulaşım kapısı Gazimağusa Limanı’dır. Konteyner taşımacılığı ve ticari yüklerin çok büyük miktarı bu limandan gerçekleştirilmektedir. Ayrıca Mağusa – Mersin arası feribot seferleri mevcuttur. 1987 yılında Türkiye’nin yardımlarıyla inşa edilen Girne Turizm Limanı, KKTC’nin ikinci önemli limanıdır. Türkiye’ye yakınlığı nedeniyle Girne Turizm Limanı’nın faaliyete geçmesinden sonra yolcu taşımacılığı özellikle yaz aylarında giderek daha çok Girne Turizm Limanı’na kaymıştır.
              Girne Turizm Limanı’nın açılışından sonra eski liman, yat limanı kullanımına açılmıştır. Akdeniz’in gizemli şehri olarak tanımlanan Girne Yat Limanı’nda, yatların konaklaması yanında günlük deniz turları düzenleyen turistik teknelere de hizmet verilmektedir. Etrafındaki Venedik evleri ve evlerin alt katlarındaki balıkçı lokantalarıyla at nalı şeklindeki görünümüyle seyrine doyum olmayan bir güzelliğe sahip yat limanı yaz aylarında balıkçı kayıklarıyla da dolmaktadır. Son zamanlarda giderek yetersiz hale gelen bu yat limanında yaklaşık 100’ü aşkın yata barınma olanağı sağlanmaktadır. Ancak Akdeniz’deki yat trafiği dikkate alındığında KKTC’de yeni yat limanlarının yapılması büyük bir ihtiyaç olarak gündemdeki varlığını korumaktadır. Devletin bu alanda özel sektöre tanıdığı olanaklarla yeni yat limanı inşa projeleri üzerinde çalışılmalar sürdürülmektedir. Hazırlanan öngörü programlarına göre gelecekiki yıl içersinde yerleşik alan bölgelerinde olmak üzere Girne’de, denizde 1100, karada 150 tekne kapasiteli ve Gazimağusa’da denizde 700, karada 100 tekne kapasiteli iki yat Limanının acilen yapılması ve bu limanlara uluslararası liman statüsü verilmesi hedef alınmıştır. Bu hedefler yanında 2015 yılında çeşitli bölgelerdeki balıkçı barınaklarıyla Arap Köyü Yat Limanı, Gemi Konağı Mevkii Yat Limanı yapılması ve bunların aşamalı olarak KKTC deniz turizminin emrine verilmesi planlanmaktadır. 
Yeni turizm limanı içinde 1996 yılında faaliyete başlayan Gem-Yat Delta Marina Ltd’nin 7500 m2 alan üzerine kurduğu Marina’da, denizde 40 adet, karada 60 adet yat bağlama ve kışlama kapasitesi bulunmaktadır.

KKTC'NİN SİYASİ TARİHİ

Yeryüzünde herhangi bir ülkenin jeopolitik gücü, coğrafi konumu ve beşeri değerleriyle belirlenir. Kıbrıs Adası, Kuzeydoğu Akdeniz’de yüzölçümü itibarıyla (9,283 Km2) 

çok küçük bir adadır. Küçük olması ve doğal kaynaklarının da bulunmaması nedeniyle gerçekte pek bir öneme sahip değildir. Buna rağmen coğrafi konumundan, stratejik ve jeopolitik oluşumlarından dolayı Kıbrıs’ın önemi çok çok büyüktür.

              Avrupa, Asya, Afrika kıtaları arasında çok önemli bir jeostratejik coğrafi bölgede bulunan Doğu Akdeniz, gerek jeostratejik gerekse jeopolitik açıdan dünya ile ilişkileri etkilemektedir. Böylesi bir öneme ve coğrafi konuma sahip olan Doğu Akdeniz’i Kıbrıs Adası kontrol etmektedir. Kıbrıs Adası bu özelliğinden dolayı hem uluslararası ilişkiler hem de Türkiye yönünden oldukça büyük bir öneme sahiptir. Çünkü Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Adası üzerinde fiili varlığı olan, hak ve statüsü bulunan bir Türkiye, bölge devleti olma niteliklerini ve etkinliğini daha çok artıran, bölgede nüfuzu olan, bölge ile ilgili diğer devletlerle belirli güç paylaşımlarında bulunabilen bir konumda olur. Bu bakımdan da Türkiye açısından Kıbrıs son derece önemlidir. KKTC’nin bugünkü varlığı, Türkiye’nin bu konumunu güçlendiren önemli bir unsurdur. Bu özelliği yanında Doğu Akdeniz’in, Kıbrıs Adası’nı da kapsayan bölgesinde zengin hidrokarbon kaynaklarına sahip olması göz önünde bulundurulması gereken önemli bir husustur.

              Kısaca açıklanan bu niteliklerinden dolayı Kıbrıs Adası, tarihsel geçmişi ve günümüzde jeopolitik konumu nedeniyle, Asya, Afrika ve Avrupa arasında oldukça önemli roller oynamıştır. Her şeyden önce önemli ticaret yollarının kesişme noktasında bulunması nedeniyle Kıbrıs, tarih boyunca ülkelerin dikkatlerini üzerinde toplamış ve tarihi süreç içinde Finikeliler, Romalılar, Venedikliler, Osmanlı İmparatorluğu, İngiliz İmparatorluğu egemenliğine girmiştir. Günümüzde ise Ada’da iki devletin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) devletinin ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) ayrı ayrı egemenlikleri altındadır.

              Kıbrıs, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz Bölgesi’ni kontrol etmektedir. Petrol ve Orta Doğu petrolünün deniz ulaşım yollarına hakimdir ve coğrafi konumundan dolayı ABD, Rusya, İngiltere ve AB’nin Orta Doğu’nun “Birleşme Noktası”ndadır. Bu evrensel güç odaklarının çıkarlarının yol kavşağında, politikalarının güzergahı üzerindedir. Bu nedenle Kıbrıs, geçmişten günümüze bu politikaların hedefi veya hareket noktası olmuştur.

              Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki merkezi konumu nedeniyle taşıdığı stratejik önemi, enerji arz ve güvenliğinin ön plana çıktığı günümüzde her zamankinden daha çok artmıştır. Enerji kaynaklarına yakınlığı ve kontrol etkisi, enerji ulaşım terminalleri, Büyük Orta Doğu Projesi gibi unsurlar Kıbrıs Adasının önemini artırmaktadır.

              Kıbrıs Adasının, belirtilen önemi nedeniyle uluslararası alanda ve özellikle bölge ile ilgilen ABD, İngiltere, AB, Rusya ve Çin gibi uluslararası aktörler açısından taşıdığı değer tartışılmaz. Ancak Kıbrıs Adasının Türkiye açısından stratejik önemi diğer aktörlere göre daha büyüktür ve doğrudan Türkiye’nin varlığı, güvenliği ile bağlantılıdır. Bu nedenle 1959-60 Zürih, Londra ve Lefkoşa Antlaşmaları ile sağlanan Türk-Yunan dengesinin Kıbrıs üzerinde kurulması ve Doğu Akdeniz’de bu dengenin korunması, Türkiye açısından stratejik öneme sahiptir. Kıbrıs’ın Türkiye’ye çok yakın olması stratejik ve jeopolitik önemini artıran önemli bir unsurdur. Ada’nın Türkiye’ye sadece 40 deniz mili uzakta bulunması, Türkiye’nin derinliklerine nüfuz etme olanağı vermektedir. Ayrıca Kıbrıs Adası, Türkiye’nin Güney’den ikmal yollarını etkin bir şekilde kontrol etme olanağına sahiptir. KKTC’nin varlığı nedeniyle bugün Kıbrıs Adası, Türkiye’ye Güney Bölgesinden güvenli çıkış olanağı sağlamaktadır. KKTC’nin varlığı dolayısıyla Türkiye bölgeye yönelik deniz ulaştırma yollarını denetim altında bulundurmaktadır. Bu durum ayrıca Türkiye’nin güvenliği ve stratejik derinliği açısından da yaşamsal önem taşımaktadır. Ayrıca, Türkiye açısından Doğu Akdeniz’deki denizin, kıta sahanlığının, münhasır ekonomik bölgelerin paylaşılması, deniz yetki alanları, hava sahası ve arama kurtarma bölgesi bakımından da büyük önemi vardır.

              Kıbrıs Adası, Yunan Megali İdeası açısından Yunanistan için vazgeçilmez bir hedeftir. Yunanistan’ın tarih boyunca Türkiye’ye karşı sürdürdüğü strateji, politikalar ve rekabet yarışı Yunan politik yaşamının temel bir parçasıdır. Yunanistan Megali İdea hedefi kapsamında Kıbrıs’ı ilhak etme (ENOSİS) için yüz yılı aşkın bir süredir mücadele veriyor. Eğer Kıbrıs’ı alabilirse Türkiye’yi batı ve güneyden kuşatma olanağına kavuşacak ve Türkiye’ye karşı jeopolitik gücünü artıracak, Kıbrıs’ta konuşlandıracağı askeri güçle Anadolu’nun derinliklerinde etkili olabilme olanağına kavuşacaktır. Böylece Türkiye’yi Güney’den de tehdit edebilecek, stratejik kuşatma konumuna gelecektir. Ayrıca bu yolla; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu da ve Kıbrıs’taki üstünlüğüne, nüfuzuna ve kontrolüne de son verecek, Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki hava ve deniz yollarını denetim altına alacaktır. Türk-Yunan ilişkilerinde çok önemli bir denge unsuru olan Kıbrıs’a Yunanistan egemen olursa bu dengeyi kendi lehine değiştirmiş olacaktır.

              Kıbrıs Adasının 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine geçmesinin temelinde de Ada’nın stratejik önemi vardır. Venedik Devleti’nin egemenliğinde olan Kıbrıs Adası Osmanlı Devleti için bir tehdit ve tehlike kaynağı haline gelmişti. Anadolu’nun güney sahillerinin ve Doğu Akdeniz-İstanbul deniz yolunun güvenliğini sağlamak zorunluluğu, stratejik konumu nedeniyle Kıbrıs Adası 1 Ağustos 1571 tarihinde fethedildi ve 300 yılı aşkın bir süre Türk egemenliğinde kaldı. Ancak Kıbrıs Adası, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yarattığı ağır sonuçların etkisiyle Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu güç koşulları çok iyi değerlendiren İngiliz diplomasisinin, baskı, tehdit ve oyunları sonucunda bir savaş olmadan, Osmanlı Devleti tarafından 4 Haziran 1878 tarihli İngiliz-Osmanlı İttifak Anlaşması ve 8 Temmuz 1878 tarihli “Ek Anlaşma” gereğince 12 Temmuz 1878 tarihinde İngiliz yönetimine geçici olarak teslim edildi. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında, İngiltere, Osmanlı Devleti ile savaş durumunda olduğunu gerekçe göstererek 5 Kasım 1914 tarihli bir kararname (Order in Council) ile 1878 tarihli antlaşmaların hükümsüz olduğunu duyurdu ve Kıbrıs’ı ilhak etti.

KKTC’NİN KURULMASINI SAĞLAYAN SİYASİ GELİŞMELER

              Kıbrıs Adasının genel olarak taşıdığı stratejik ve jeopolitik önemi ve özel olarak Türkiye ve Yunanistan arasındaki siyasi ve stratejik denge, ulusal çıkarlar ve güvenlik açısından vazgeçilmezliği ile Yunan Megali İdeası’nın Kıbrıs hedefi, günümüzde de devam eden Kıbrıs uyuşmazlığının kaynağı ve nedeni olmuştur. Rum-Yunan ikilisinin 1963 yılında Türk halkına karşı yaptıkları saldırılar ve katliamlarla başlattıkları Kıbrıs uyuşmazlığının geçirdiği evreler sonucunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bağımsız ikinci Türk devleti olarak 1983 yılında kurulmuştur. KKTC’nin doğuşunu sağlayan önemli kilometre taşlarını aşağıda özetlenen tarihi süreç içinde belirleyerek Kıbrıs Türk halkının Anavatanı Türkiye ile birlikte verdiği haklı bir varoluş mücadelesinin yarattığı KKTC olgusunu değerlendirebiliriz.

              Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama (ENOSİS) mücadelesi gerçekte 1796 yılında Megali İdea (Büyük Yunanistan Ülküsü) Haritası’nın Viyana’da yayınlandığı tarihe kadar giden bir geçmişe sahiptir. Daha yakın bir tarih olarak Rum-Yunan ikilinin ENOSİS Mücadelesi’ni Osmanlı İmparatorluğu’nun 12 Temmuz 1878 yılında Kıbrıs’ın İngiliz Sömürge Yönetimi’ne devredildiği ilk günlerden ENOSİS talebi dile getirildi. Kition Piskoposu Kibrianos, 23 Temmuz 1878 tarihinde İngiliz Yüksek Komiseri’ne (Valiye) hoş geldin demek amacıyla yaptığı konuşmasında, “Hükümet değişikliğini, İyonya Adaları’nda Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasında olduğu gibi Büyük Britanya’nın, Anavatan Yunanistan’ın doğal bir parçası olan Kıbrıs’ın birleştirilmesine de yardım edeceğine güvenerek kabul ediyoruz” demiştir. Böylece Rumlar göreve yeni başlayan ilk İngiliz Yüksek Komiseri’ne ENOSİS talebini resmen iletmiş oluyorlardı. Bu konuşmaya aynı gün ilk tepki Kıbrıs Türk Müftüsünden geldi ve Müftü yaptığı açıklamada Kıbrıs’ın bir Türk toprağı olduğu ve sonsuza kadar da öyle kalacağını, asla Yunanistan’a bırakılmayacağını net bir şekilde ifade etti. Ancak Rum-Yunan ikilisinin ENOSİS mücadelesi giderek artan girişimler, talepler, eylemler ve İngiliz Yönetimine karşı yapılan çok sayıdaki isyanlarla devam etti. Yapılan isyanlar arasında 1931 yılındaki isyan önemli bir yere sahiptir. Rumlar bu isyanda Vali Konağı basarak ateşe verdiler, şiddeti giderek tırmandırdılar, yaygınlaştırdılar ve eylemlerini artan terör olaylarıyla sürdürdüler.

              Kıbrıs’ta Rumların yıllara yayılan ENOSİS eylemleri ve talepleri paralelinde bir politikayı sürdüren ve yönlendiren Yunanistan, İngiltere’den 1949 yılında Kıbrıs’ın kendi egemenliğine devretmesini talep etti ancak red cevabı almıştır. Rum-Yunan ikilisi İngiltere’yi uluslararası alanda buna zorlamak için Kıbrıs Ortodoks Kiliseleri 15 Ocak 1950 tarihinde birer defter açarak Papazların yönetiminde, “Kıbrıs halkı” olarak kabul ettikleri sadece Rumların katıldığı sözde bir “Plebisit” yaptılar. Kıbrıslı Rumlar yüzde 90 oranında bir çoğunlukla Yunanistan’a bağlanma yönünde oy kullandılar. Rum-Yunan ikilisi bu sözde “plebisit”ten sonra, özellikle Makarios’un Başpiskopos seçilmesiyle, bir yandan toplumsal eylemlerle bir yandan da Yunanlı Albay Grivas komutasındaki EOKA (Ethniki Organosi Kiprion Agoniston-Kıbrıslı Savaşcıların Milli Örgütü) terör örgütünün silahlı eylemleriyle ENOSİS mücadelesini daha da tırmandırdılar.

              Bu arada Kıbrıs Türk halkı da Dr. Fazıl Küçük önderliğinde ve Rauf Denktaş ve diğer siyasi liderleriyle ENOSİS’e karşı mücadele başlattı. Dr. Küçük, Anavatan Türkiye ile temas kurarak bir dizi görüşmeler yaptı, girişimlerde bulundu. Bu girişimler çerçevesinde Milli Türk Talebe Birliği ile bir dizi toplantı yapıldı ve 18 Ocak 1950 tarihinde Ankara’da Zafer Meydanı’nda büyük bir miting gerçekleştirildi. Yine Milli Türk Talebe Birliği’nin 24 Şubat 1951 tarihinde Ankara’da düzenlediği mitingde “Kıbrıs Türksüz, Türk Kıbrıssız olmaz” sloganı öne çıktı. Türkiye’nin birçok yerinde benzer mitingler yapıldı ve “Kıbrıs Milli bir dava” haline dönüştürüldü. Türk ulusunda Kıbrıs meselesine karşı başlayan ulusal uyanış TBMM’ye de yansıdı ve Meclis milli davaya sahip çıktı ve Kıbrıs Türk halkının hayatta kalma, Türk varlığını Kıbrıs’ta sürdürme mücadelesine duyarsız kalınamayacağını, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasına izin verilmeyeceğini net bir şekilde ortaya koydu.

              Yunanistan 1954 yılında İngiltere’ye başvurarak, Kıbrıs meselesinin iki devlet arasında görüşmek suretiyle halledilmesini istedi ve bir ay içinde bu meselenin halledilmesi için aralarında görüşme olmazsa, konuyu Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısına götüreceğini bildirdi. İngiltere Hükümeti, Yunanistan’a “sadece Kıbrıs Anayasasında yapılacak değişiklik ile Kıbrıs’ta bir “Teşrii Meclis” kurulması ve bunun ilk hazırlıklarının yapılması için de, Kıbrıs Genel Valisi’ne talimat verildiği” cevabını iletti. Bu gelişme üzerine Yunanistan Hükümeti Kıbrıs konusunu, 24 Eylül 1954 tarihinde “Kıbrıs Adası halkına Birleşmiş Milletler himayesi altında, milletlerin eşitlik ve kendi kaderini belirleme (self-determinasyon) haklarının tanınması prensibinin uygulanması” istemiyle Birleşmiş Milletler gündemine taşıdı. BM Genel Kurul Başkanlık Divanı’nın tavsiyesiyle konu müzakere edilmeye başlandı. Bu gelişmeyle, o güne kadar İngiltere’nin bir iç meselesi olan Kıbrıs meselesi uluslararası bir nitelik kazandı.

              Birleşmiş Milletlerde yapılan uzun tartışmalardan sonra Siyasi Komisyon, 15 Aralık 1954 tarihinde, Kıbrıs hakkındaki müzakerelere devam etmeme kararını aldı. Bu suretle Yunanistan’ın tasarısı oylamaya konmadı. Bu sonuç, Yunanistan açısından bir başarısızlık, Türkiye ve İngiltere bakımından birinci aşamanın kazanılması demekti.

              Ancak bu gelişmeden sonra Kıbrıs terörün egemen olacağı yeni bir sürece girdi. EOKA terör örgütü 1 Nisan 1955 tarihinde fiilen faaliyete geçerek ilk bombalı ve silahlı eylemlerini başlattı. Yunanistan’ın amacı Rum Ortodoks Kilisesi, Rum halkı ve Komünistleri harekete geçirerek İngiltere üzerinde baskıyı giderek artırmaktı. Yunanistan, bunun için sürekli kan akmasını da göze alarak İngiltere’yi baş başa masaya oturmaya razı edebileceğini hesapladı.

              Başlangıçta terör hareketleri İngilizleri hedef aldı. Ancak Türkiye, bu terör hareketlerinin, mutlaka ENOSİS önünde esas engel kabul edilen Kıbrıs Türk halkını yıldırmak ve azınlık haklarına razı etmek için onlara da yöneleceğini dikkate alarak bir yandan Kıbrıs’ta siyasi statükonun devamını savunurken diğer yandan da Türk halkının can ve mal güvenliğine zarar vermeye başlayan terör hareketlerinin devam etmesine seyirci kalamayacağını kesin bir tutumla İngiltere’ye, Yunanistan’a ve dünya kamuoyuna mesajlarını iletti. Nitekim terör hareketleri, 1955 yılının ilk yarısı sonlarına doğru Kıbrıslı Türkleri de hedef aldı, Türk mahalleleri bombalanmaya başlandı. EOKA, 1 Nisan 1955 tarihinde İngiliz Sömürge Yönetimine karşı başlattığı terör eylemlerini, ENOSİS’in önünde gerçek engel gördüğü Kıbrıs Türk halkını hedef alarak sürdürdü ve yok etmek için katliamlar yaptı. Özellikle EOKA, 1956-1958 yıllarında Türk halkına karşı çok sayıda katliam eylemi gerçekleştirdi ve yüzlerce Türkü katletti.

              Bir yandan Rum-Yunan ikilisinin yoğunlaşarak artan kanlı ENOSİS mücadelesi bir yandan da Kıbrıs Türk halkının ENOSİS’e karşı başlattığı mücadele, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) kurulması ve Türk milletinin Kıbrıs’a sahip çıkması Kıbrıs’ta yeni bir süreci başlattı.

              İngiltere Hükümeti, Kıbrıs’ta EOKA terörünün tırmandırıldığı süreçte Birleşmiş Milletler gündeminde beklemeye alınmış olan Kıbrıs meselesini yeni bir platforma çekmek amacıyla 1955 yılının ilk yarısında Birinci Londra Konferansı’nı düzenledi ve Türkiye ile Yunanistan’ı taraflar olarak davet etti. İngiltere, Konferansın sadece Kıbrıs’ı değil, Doğu Akdeniz’i de ilgilendiren güvenlik sorunlarını da siyasi açıdan ele almak için düzenlediğini açıkladı. Bu kapsamlı ifadenin esas amacının, Türkiye’nin Kıbrıs meselesinde tarafların sadece İngiltere ve Türkiye olduğu tezi nedeniyle itirazını önlemek ve başlangıçta Yunanistan’ın taraf olduğu konumunu yaratmamak şeklinde yorumlandı. Türkiye bu daveti, İngiltere tarafından Kıbrıs’a ilişkin tutumunun ve tezlerinin göz önüne alındığının bir kanıtı olarak değerlendirdiği için davete hemen olumlu yanıt verdi. Çünkü bu Konferans, sadece bir istişare niteliği taşımasına rağmen Türkiye için siyasi bakımdan çok büyük önem taşıyordu. Böylece Konferans davetiyle Türkiye’nin tezleri çerçevesinde, bir sonuç alınması ya da alınmaması halinde bile Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesinde söz sahibi olduğu kabul edilmiş oluyordu.

              Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Londra Konferansı’ndan bir hafta önce, 23 Ağustos 1955 tarihinde, Ankara’da İngiliz Büyükelçiliğine verdiği notada, İngiltere Hükümeti’nin Kıbrıs’taki terörü derhal önlemesini ve Kıbrıslı Türklerin can ve mal güvenliklerinin güvence altına alınmasını istedi. Kıbrıs Türklerinin imha tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğu ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin artık hareketsiz kalmasına olanak kalmadığı kesin bir dille belirtildi.

              Başbakan Adnan Menderes 24 Ağustos 1955 tarihinde İstanbul’da onuruna verilen akşam yemeğinde Kıbrıs konusunda yaptığı konuşmada“Türkiye sahillerinin büyük bir kısmı, başka devletlere ait olan tarassut ve tehdit palangalarıyla muhatap bulunuyor. Bir Kıbrıs sahası salim görünmektedir. Bu bakımdan Kıbrıs, Anadolu’nun bir devamından ibarettir. Bu itibarla, onun bugünkü durumunda bir değişme bahis mevzu olursa, bunun etnik sebeplere değil, çok daha mühim ve esaslı olan hakikatlere ve mesnetlere göre halledilmesi ve Türkiye’ye râci olması lâzım gelir; şurasını ifade edeyim ki, bu memleketin Kıbrıs statükosunda bugün için ve hatta yarın için, memleket aleyhine olabilecek bir değişikliğe katiyen tahammülü yoktur” sözleriyle o tarihe kadar Türk Hükümetleri adına yapılmış beyanların tartışmasız en serti ve Kıbrıs politikasının net ve açık çerçevesini belirlemiş ve bundan sonra izlenecek çizgiyi ve tutumu kesin bir dille ortaya koymuş, Kıbrıs meselesinde yeni bir dönem açıldığını Londra Konferansı’ndan önce ilan etmiş, Türkiye’nin gerekirse her şeyi göze alacağının kararlılığını göstermişti.

              Böylece Türkiye, İngiltere’nin Ada’dan ayrılmaya ve egemenliğini bir anlaşma çerçevesinde devretmeye karar vermesi üzerine, Lozan Barış Antlaşması’na dayandırdığı tezi ile 1954-1955 yıllarından itibaren, Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan’da kurulmuş olan dengenin sürdürülmesi politikasına uygun olarak, Kıbrıs sorununa el attı.

              Yunanistan bundan sonra Kıbrıs halkına self-determinasyon hakkı verilmesi için 1957 yılında Birleşmiş Milletlere yeniden başvurdu ancak beklediği sonucu elde edemedi. Birleşmiş Milletlerde Kıbrıs meselesinin taraflar arasında yapılacak görüşmelerle çözümlenmesi yönünde karar alındı. Yunanistan’ın Birleşmiş Milletlerdeki ikinci yenilgisinden sonra Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun girişimi ile başlayan ikili görüşmelerde varılan mutabakatlar sonucunda, 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ve 1960 Lefkoşa Antlaşmaları ile Kıbrıs Türk halkı ile Kıbrıs Rum halkının eşitliği temelinde bir ortaklık devleti olarak 16 Ağustos 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu.

              Türkiye, Kıbrıs politikasını bugün de geçerli olan Kıbrıs Türk halkının güvenlik ve huzur içinde siyasi eşit, egemen bir halk olarak yaşaması, Ada’nın kendine karşı kullanılabilecek bir konuma getirilmemesi ve Türk-Yunan dengesinin korunması temel ilkelerine dayandırmıştır. Türkiye, Kıbrıs politikasını dayandırdığı bütün temel taşları, Şubat 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ve 16 Ağustos 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluş, Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile hukuki ve siyasi güvenceye aldı. Kıbrıs Türk halkının bir azınlık değil Kıbrıs Rum halkı ile egemen siyasi eşit statüde olduğunu kabul ettirdi. Türkiye’nin Ada üzerindeki statüsü ve hakları, Türk-Yunan dengesi, uluslararası antlaşmalarla Birleşmişler Milletlere (BM) tescil ettirildi.

              Yunanistan’ın 1954 yılında BM başvurusuyla uluslararası nitelik kazanan Kıbrıs uyuşmazlığının birinci devresi, 16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin kurulmasıyla hukuken sona ermiş ancak Rum-Yunan ikilisinin ENOSİS mücadelesi (hedefi) sona ermediği için mesele siyasi olarak varlığını sürdürmektedir. Rum-Yunan ikilisi Akritas Planı ile 21 Aralık 1963 tarihinde Türklere karşı başlattığı soykırım eylemleriyle ancak üç yıl yaşayabilen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yıkılmasıyla bugün de devam eden Kıbrıs uyuşmazlığının ikinci dönemi başladı. Kıbrıs uyuşmazlığının temelinde, dün olduğu gibi bugün de Yunanistan’ın ve Rumların ENOSİS mücadelesi vardır.

              Rum-Yunan ikilisinin esas amacı Kıbrıs Türk halkını bir azınlık statüsüne düşürerek, Makarios’un Cumhurbaşkanı olarak 1962 yılında bir törende yaptığı konuşmada, “Helenizmin korkunç düşmanı Türk soyunun bir parçasını oluşturan bu Türk toplumu kovulmadan EOKA kahramanlarının görevi asla sona erdirilmiş sayılamaz” sözleri doğrultusunda Türkleri Ada’dan tamamen çıkarana kadar Kıbrıs Rum halkının kontrolüne tabi kılmak ve Rum Temsilciler Meclisinin Haziran 1967 yılında yeniden aldığı karar uyarınca ENOSİS’i gerçekleştirmektir. Bu amaçla İçişleri Bakanı Yorgacis’in Başkanlığında Türk halkına karşı silahlı mücadeleyi yürütecek gizli “AKRİTAS Örgütü”nü kurdular. Bu örgüt, baskın bir saldırı ile Türk halkının katliamlarla imha ederek ENOSİS’i gerçekleştirmeyi öngören “AKRİTAS PLANI”nı hazırladı. Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un “Kıbrıs Anayasasını düzeltmek ve devleti fonksiyonel hale getirmek” için 30 Kasım 1963 tarihinde sunduğu Türk halkının siyasal eşitliğini, egemenlikteki haklarını ortadan kaldıracak ve azınlık statüsüne düşürecek üniter devlet yapısını öngören anayasa değişiklik önerilerinin Türkiye ve Kıbrıs Türk Liderliği tarafından reddedilmesi üzerine Rumlar, Yunanlı güçlerle birlikte 21 Aralık 1963 tarihinde Akritas Planı’nı uygulamaya koydular ve Kıbrıs siyasal tarihine “Kanlı Noel” olarak geçen soykırım harekatını başlattılar.

              Akritas Planı çerçevesinde Türk halkına karşı başlatılan katliamlarla Kıbrıs Cumhuriyeti yıkıldı, devlet işgal edildi. Kıbrıs Türk halkının siyasal ve anayasal hakları gasp edildi. Kıbrıs Türk halkının uluslararası alandaki varlığı bir gecede tamamıyla ortadan kaldırıldı, dünya ile bütün bağları kesildi. Dolayısıyla Kıbrıs uyuşmazlığı yeni bir boyut ve nitelik kazandı. Rumlar, Kıbrıs Türk halkını devlet organlarından ve kurumlarından, devletin gizli bir gücü olarak silah zoru ile uzaklaştırdı ve uluslararası antlaşmaları ihlal ederek “Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti”ni işgal etti. Bu işgal bugün hala devam etmektedir. Böylece dünyanın Rum-Yunan ikilisinin bakış açısına göre yönlendirilmesi, dünya kamuoyunun ikna edilmesi ve BM kararlarının istedikleri doğrultuda alınmasını sağlayan bir ortam sağlandı. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı 4 Mart 186 sayılı kararı bu ortamı güçlendiren ve GKRY’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak AB üyesi olmasını da yaratan bugünlere ulaşılmasını sağlayan bir rol oynadı.

KKTC Öncesi Türk Yönetimleri    

              Rum-Yunan ikilisinin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini yıkarak devleti işgalinden sonra silah zoruyla devletin bütün kurumlarından atılan ve bir soykırım sürecini yaşamaya başlayan Kıbrıs Türk halkı, egemen olduğu bölgelerde zaman kaybetmeden Türk yönetimi örgütlenmesini başlattı. Rumların silahlı kuşatması altında ve dünyadan tecrit edilmiş şekilde, 103 köyden göçe zorlanan, yüzlerce şehit veren, köyleri, evleri yakılıp yıkılan,  Ada’nın yüzde üçlük bölümünde yaşamaya mahkûm edilen Türk halkı, direnme hakkını kullanarak var olma mücadelesini başlattı. Bu yeni süreçte Kıbrıs Türk halkı, örgütlenerek kendi yönetim yapısını kurdu. Egemenlik haklarını kullanarak kendi kendini yönetmeye başlayan Türk halkı, kendi siyasi düzenini ve yönetimini, aşamalı olarak hukuki ve siyasi statüsünü yükselterek geliştirdi.  Bu koşullar altında 11 yıl varoluş mücadelesini veren Kıbrıs Türk halkı, 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı’na ulaştı. Barış Harekâtı ile belirlenen ve bugünkü sınırlarla ortaya çıkan yeni siyasi coğrafya ve siyasi oluşuma kadar elli beş ayrı küçük ve orta ölçekli yerleşim bölgesinde, nihai yetki Lefkoşa Türk Bölgesindeki “Merkezi Yönetim”de olmak üzere bir yönetim düzeni uyguladı.

              Kıbrıs Türk halkının 21 Aralık 1963-20 Temmuz 1974 yıllarını kapsayan varoluş mücadelesi döneminde ilk siyasal yönetim, 27 Aralık 1963-1967 yıllarında görev yapan Genel Komite oldu. Türk halkı, günlük yaşamını kurumsal bir varlık içinde sürdürebilmek, varlığını ve kimliğini koruyabilmek için yeni bir yönetim düzeni olarak, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasındaki hak ve statülerini kullanarak Genel Komite’yi kurdu.

              Kıbrıs Türk halkı, anayasal düzenin yeniden sağlanması, Kıbrıs devletinin kurucu halkı olarak devlet organlarındaki siyasal haklarını ve statülerini kullanabilecek istikrarlı bir düzene ulaşılması çabalarının sonuç vermemesi; aksine Rum saldırılarının devam etmesi üzerine, 27 Aralık 1967 tarihinde “Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi”ni kurdu. Geçici Kıbrıs Türk Yönetiminin yasama ve yürütme görevleri, Kıbrıs Türk halkının anayasası işlevini gören “Temel Kurallar”a dayalı olarak yürütüldü.

              Kıbrıs uyuşmazlığında bir anlaşmaya varabilmek için yaptığı girişimlere ve kullandığı inisiyatiflere rağmen geçen zaman dilimi içinde yine bir sonuç alınamaması üzerine Türk halkı, siyasal varlığını güçlendirmek ve kimliğini korumak amacıyla 21 Aralık 1971 tarihinde siyasal statüsünü bir üst düzeye taşıyarak “Kıbrıs Türk Yönetimi”ni kurdu.

              Kıbrıs Türk halkı, 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı’nın yarattığı coğrafi ve siyasi koşullarda, bağımsız bir devletin kurulmasına ortam hazırlayacak yeni bir coğrafi zemine ve siyasal olanaklara kavuşmuş, kendi denetimi altındaki sınırları belirlenmiş bir ülke coğrafyasına sahip olan güvenliği sağlanmış özgür bir halk olmuştur.

              Barış Harekâtı’ndan sonra 30 Temmuz 1974 tarihinde Cenevre’de yapılan görüşmeler sonunda BM gözetiminde taraflar arasında “Kıbrıs’ta iki ayrı muhtar yönetimin varlığı”nın kabul edilmesiyle yeni bir siyasal evreye girildi

              Bu gelişmeler, anayasal düzeni ve siyasal oluşumları güçlendirecek yeni bir yasama ve yürütme organına gereksinim doğurmuş ve Kıbrıs Türk halkı yeni siyasal örgütlenmesini gerçekleştirmek amacıyla 1 Ekim 1974 tarihinde “Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi”ni kurmuştur. Otonom Kıbrıs Türk Yönetiminin kurulmasıyla yürütme organına Bakanlar Kurulu, “Kabine Üyeleri”ne de Bakan unvanı verildi.

              Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi, Yunan Cuntasının ENOSİS’i gerçekleştirmek amacıyla Kıbrıs’ta 15 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleştirdiği darbe sonucunda Ada’dan kaçan Makrios’un ABD ve İngiltere’nin girişimiyle 1975 yılında Kıbrıs’a dönmeye çalıştığı bir ortamda, geri döndüğünde bütün Kıbrıs’ın değil, sadece Güney Kıbrıs’ın ve Kıbrıslı Rumların cumhurbaşkanı olduğunu göstererek; döndüğü koşulları ve statüsünün ne olduğunu ortaya koymak ve Kıbrıs’taki gerçekleri dünya kamuoyuna kabul ettirmek; Kıbrıs’taki iki halk arasında bir denge kurmak ve eşitlik temelinde dengeli bir görüşme zeminini yaratmak amacıyla bağımsız “Federal Kıbrıs Cumhuriyeti”nin kurulmasını sağlayacak zemini yaratmak için 13 Şubat 1975 tarihinde oybirliğiyle aldığı kararla Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni(KTFD) kurdu.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu

              KTFD’nin kurulmasından sonra oluşan yeni siyasal ortamda da Kıbrıs uyuşmazlığına, gerçeklere uygun adil ve yaşayabilir bir anlaşmayla son verebilmek amacıyla Türk tarafının girişimleri sonucu “toplumlararası görüşmeler” sürdürüldü. Ancak Rum-Yunan ikilisinin uyguladıkları “uzun vadeli mücadele stratejisi” ve özellikle Yunanistan Başbakanı Andreas Papandreu’nun Kıbrıs uyuşmazlığını uluslararası alana taşıma politikası, görüşmeler yoluyla bir sonuç alınmasını önledi. Rum-Yunan ikilisi, “Kıbrıs sorununun toplumlararası görüşmeler çerçevesinden çıkartılmasını ve uluslararası platformlara taşınmasını, oralarda Türkiye üzerinde yaratılacak siyasi baskılarla sonuç elde edilmesini” kendi çıkarları açısından daha yararlı gördü.

              Bu nedenle Rumlar ve Yunanistan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964 sayılı kararı ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimine sunulan “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşru hükümeti” unvanını kullanarak uluslararası alanda, özellikle BM Genel Kurulu’nda, BM Güvenlik Konseyi’nde ve Bağlantısızlar Grubu’nda siyasi hedefleri doğrultusunda kararlar çıkartarak Türkiye üzerinde siyasi baskı yaratma yoluna gitti. Türkiye’yi “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saldıran, Ada’yı bölen “işgalci” bir ülke olarak gösterme çabalarını sürdürmeye devam etti. Kıbrıs Türk halkını ve Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni, Devlet Başkanı Denktaş’ı ve KTFD Hükümetlerini dünya kamuoyuna “işgalci devlet Türkiye”ye yardım eden, Kıbrıs devletine karşı “isyan etmiş azınlık” olarak sundu.

              Rum yönetimi, uluslararası alanda her fırsatı değerlendirerek bu politikasını bir yöntem olarak uyguladı. Bunu yaparken “Kıbrıs sorununu” çözmek için “toplumlararası görüşmeleri” bir taktik olarak sürdürdü.

              Rum tarafıyla “toplumlararası müzakereler” süreci kapsamında Mart 1983 tarihinde görüşmeler devam ederken ve görüşmeciler somut bir takım konuları gündeme getirirken Yeni Delhi’de “Bağlantısızlar Hareketi Konferansı”nda ve 13 Mayıs 1983 tarihinde BM Genel Kurulu’nda tek taraflı ve Rum tezlerini destekleyen kararlar alındı. Bu kararda, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşru hükümeti” olarak kabul edilen GKRY’nin bütün Ada toprakları üzerinde egemenlik ve denetim hakkına vurgu yapılmış, “Kıbrıs Cumhuriyeti halkı” kavramı kullanılmış, bütün “işgal” kuvvetlerinin Kıbrıs’tan çekilmesi istenmiştir. Türkiye ve KTFD aleyhine oldukça ağır olan Birleşmiş Milletler kararına Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye sert tepki gösterdi. Kıbrıs Türk halkının var olan kendi geleceğini tayin etme (self-determinasyon) hakkını inkâr eden ve Türkiye aleyhine alınan bu denli ağır bir karara karşılık Kıbrıs Türk Federe Meclisi 17 Haziran 1983 tarihinde Kıbrıs Türk halkının self-determinasyon hakkını vurgulayan bir karar aldı. Meclis kararında Kıbrıs uyuşmazlığının gerçek kaynağının Rum-Yunan ikilisinin ENOSİS hedefi ve Kıbrıs’taki “Yunan İstilası” olduğu gerçeği belirtildi. Gelinen aşamada Kıbrıs Türk halkı artık kendi bağımsız devletini ilan etme isteğini yükseltmeye başladı ve buna 1983 yılı yaz aylarında hazırlandı.

              Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi, 15 Kasım 1983 tarihinde oy birliği ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan ederek bir bağımsızlık bildirisi yayınladı. Gelişen olaylar, Rum-Yunan ikilisinin tutumu ve izlediği politika karşısında, KKTC’nin ilan edilmesi, Rumların Kıbrıs’ın tamamına sahip çıkmalarını önlemek açısından kaçınılmaz bir gereklilikti.  KKTC’nin ilanı, Birleşmiş Milletler Şartı’ndaki ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki “Halkların eşitliği ve kendi kaderini tayin etme hakkı; bütün insanlar hür ve eşit doğar” gibi evrensel değerler haline gelmiş olan ilkeler ve prensipler dikkate alınarak ve Kıbrıs Türk halkının antlaşmalarla elde ettiği haklar kullanılarak yapıldı.

TARIM SEKTÖRÜ

Tarım sektörün KKTC’nin ana üretim sektörüdür. Ülkenin gıda gereksinimi karşılaması yanında başta sanayi olmak üzere ticaret ve turizm sektörlerine girdi sağlayan bir 

sektördür. Ancak kuraklık sorunlarını sık yaşayan KKTC’de tarım beklentilerin altında kalan bir gelişme trendi göstermekte, istihdam ve üretimdeki payı düşmekte ekonomiye marjinal katkısı azalmaktadır. Bununla birlik ekonomik büyümenin belirleyici sektör özelliğini taşımakta, ülkenin daima önemli bir sorunu olan istihdamın gelişmesine katkıda bulunmaktadır. KKTC’nin ihraç ürünlerinde tarım sektörünün payı yüksektir. Bu bakımdan ülkenin ihracat olanaklarını geliştirmekte, döviz gelirlerini artırmak, dış açıkları azaltmakta dolayısıyla KKTC milli gelirine katkıda bulunarak ekonomik ve sosyal kalkınmayı hızlandırmaktır.

           Ekonomik gelişme süreci içerisinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ekonomisinde tarım önemli rol oynamaktadır. Tarımın ekonomi içerisinde etkin bir yere sahip olmasına rağmen bu alandaki önemli darboğazlar, sektörün ekonomik gelişmedeki yerini almasını ve hızlı bir gelişmenin gerçekleşmesini sınırlamaktadır. Tarımın KKTC ekonomisini destekleyecek bir sektör olarak gelişmesi ve tarım sektöründeki darboğazların hafifletilerek hem sektördeki hem de ekonomik gelişme üzerindeki olumsuz etkilerin giderilmesi amaçlanmaktadır.

              Tarım sektörü kendi içerisinde bitkisel üretim, hayvansal üretim, ormancılık ve su ürünleri olmak üzere dört alt sektöre ayrılarak incelenmektedir. Tarımsal üretimde bitkisel üretim alt sektörünün önemli bir paya sahip olması dolayısıyla bu alt sektörde meydana gelen değişiklikler toplam tarım sektörünün büyük ölçüde etkilenmesine neden olmaktadır. Tarım sektöründe iklim koşullarına bağımlılığın yüksek oluşuna, ülkede mevcut su kaynaklarının sınırlılığı da eklenince sektörde istikrarlı bir gelişmenin olması büyük ölçüde engellenmektedir.

              KKTC’de hayvancılık göreli olarak gelişmiş bir tarım alt sektördür. Hayvancılık alt sektörü sığırcılık, koyunculuk, keçicilik ve kanatlılardan oluşmaktadır. KKTC’de sığır türünden et ve süt kombine ırkı olan Siyah-Beyaz Frisian, koyun türünden ivesi, sakız, yerli ve bu ırkların melezleri ve keçi türünden ise yerli kıl keçisi ile Damascus ırkı yaygın olarak bulunmaktadır.  Kanatlılardan ise yerli ırk tavuklarla birlikte yumurta ve et tavuğu olan Ross ırkı yaygındır. Tarımsal ürünlerin iç ve dış piyasalarda pazarlanmasında yaşanan sorunlardan dolayı, ürününe uygun fiyatı ve çoğu hallerde alıcı bulamayan üretici ürününü uygun şartlar ve zamanda değerlendirememektedir.

KKTC EKONOMİSİNİN LOKOMOTİFİ TURİZM SEKTÖRÜ

Turizm sektörü küçük ada ekonomisi koşullarına sahip KKTC’de ekonomik kalkınmanın lokomotif sektörü olarak kabul edilmiştir. KKTC, doğa güzellikleri, kirlenmemiş temiz denizleri ve tarihi zenginlikleriyle bir turizm cennetidir. Potansiyel turizm olanakları ve her yıl artan yeni lüks turizm tesisleriyle geleceğin en verimli ve en etkili ekonomik sektörü olarak görülmektedir.

              KKTC, tüm yıl boyunca tatil imkanı sağlayan sıcak ve yumuşak bir iklime sahiptir. Yaklaşık 9000 yıllık tarihi, yumuşak ve tipik Akdeniz iklimi ve özellikle yaz sezonlarıyla turizm sektörü yerli ve yabancı yatırımcılara göreceli avantajlar sunmaktadır. Bu yüzden de KKTC ekonomisi için de en öncelikli temel sektörlerin başında turizm sektörü gelmektedir.

              Bu özelliklere sahip KKTC turizm sektörünün, küreselleşme ve bütünleşme süreçlerinin, uluslararası turizm hareketlerinde yarattığı artıştan ve dünya turizm gelirinden daha yüksek pay almasını sağlamak amacıyla ülkeler arasındaki rekabet gücünü artıracak bir anlayış benimsenmiştir. Bu anlayışın bir gereği olarak yükselen çevre bilinci ve yoğunlaşan kültür faaliyetlerindeki gelişmeler de dikkate alınarak KKTC’de çevreyle uyumlu turizm stratejileri uygulamaya konmuş ve turizm politikaları geliştirilmiştir. Bu politikalar bağlamında dünya turizm hareketinde önemli bir paya sahip olan Akdeniz Bölgesinde yer alan KKTC’de ekonomik kazançlarla çevre koşulları ve antropolojik değerler açısından duyarlı bir dengeyi oluşturacak; dünyada ve bölgede hızla gelişen ekonomik, sosyal ve siyasal olaylara uyum sağlayacak; kendi kaynaklarını uzun 
vadeli kullanımlar içinde koruyacak ve sürdürülebilecek bir turizm politikasının hayata geçirilmesi amaç olarak Benimsenmektedir. KKTC’de uygulanan ekonomik programlar çerçevesinde turizm, ulusal ekonominin kalkınmasını gerçekleştirmede en önemli sektör olarak belirlenmiş ve geniş teşvik olanakları sağlanmıştır. Turizm yatırımlarını, yatırımı özendirici teşvikler arasında turizm projelerindeki yatırım malları ithalat vergilerinden muaftır. Charter-uçuş riskinden korumak için hükümet yardımı yapılmakta, turistik konaklama tesislerine yönelik yatırımlarda ve charter-uçuşlarından elde edilen kazançlar gelir ve şirket vergilerinden muaf tutulmakta, ülkede mevcut olmayan yabancı kalifiye elemanların istihdamı gibi tedbirler yer almaktadır.

              Turizm sektörüne sağlanan teşviklerin etkisi yanında KKTC’nin belirtilen turizm potansiyelinin ve zenginliklerinin yatırımcılar üzerinde yarattığı cazibe sonucunda turizm yatırım projelerinde son yıllarda belirgin bir artış görülmektedir. KKTC’de son yıllarda geliştirilen projeler arasında 16 tane 5 yıldızlı otel, alışveriş merkezi, yat limanları, arıtma tesisleri inşaatları yer alıyor. Karpaz Burnu’nda sürdürülen turizm tesislerinin inşaatları tamamlandığında “Magosa-Karpaz Çölü” olarak isimlendirilen bölgenin Las Vegas’tan farksız olacağı ifade ediliyor. Elde edilen bilgilere göre proje kapsamında bulunan oteller tamamlandığında 52 bin kişilik yatak kapasitesine ulaşılacak. Yenierenköy’de İsrail-İngiliz ortak yatırımı olan Karpaz Bay Resort için ilk yatırım, yat limanı ile başladı. Yaklaşık 350 yata hizmet edecek olan limanın 2 yıl içerinde tamamlanması hedefleniyor. Ayrıca bölgede su ihtiyacını karşılamak için Fransız-İngiliz-İsrail ortaklığında bir şirket deniz suyu arıtma tesisi inşa ediyor.

              Karpaz Bölgesi, söz konusu projelerle KKTC’nin yeni turizm cazibe bölgesi haline gelirken şu anda eski gözde mitolojideki adıyla “Akdeniz’in Şımarık Kızı” Girne, KKTC turizminin can damarı olma özelliğini koruyor. Yeni ve lüks otellerle turizm kapasitesi daha genişleyen Girne Casinoları, zengin tarihi eserleri, mavinin en güzel tonlarını yansıtan temiz denizleri ve altın kumsallarıyla turistlerin akınına uğruyor.

 

KKTC EĞİTİM SEKTÖRÜ

              Kıbrıs Türk halkı geçmişten günümüze eğitime büyük önem vermiştir. “Okumuş insan” toplumda daima saygın bir yere sahip olmuştur, statü kazanmıştır. Eğitime verilen bu önemden dolayı KKTC’de okur-yazar oranı %97, okullaşma oranı %100, yüksek eğitimli sayısı %20 civarındadır.  KKTC eğitim sistemi, Kıbrıs Türk toplumunun genç yaşlı tüm bireylerini hem kendileri, hem de toplum yararı doğrultusunda yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Genel nitelikleriyle okulların tedrisatıyla Türk Milli Eğitiminin aynısıdır.

              KKTC’nin Türk eğitim sistemi, genel olarak okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretim olmak üzere üç bölüme ayrılır. Ortaöğretim iki aşamada verilir: Birinci Aşama (Orta Okul) üç yıl sürer. Ücretsiz ve zorunlu olan bu programı 12-14 yaş grubu öğrenciler takip eder. İkinci aşama 15-17 yaş grubu öğrencileri kapsayan üç yıllık eğitimi içerir ve genel liseler, meslek liseleri, teknik liseler ve diğer liseler aracılığı ile verilir.

              KKTC’de Yüksek Öğrenim temel olarak üniversitelerde yürütülmektedir ve daha yüksek akademik eğitim olanaklarını en iyi şekilde sağlamak için esnek olarak organize edilmiştir. Üniversiteler modern uluslararası eğitim teknikleriyle donatılmıştır. Yerli ve yabancı öğrencilere yüksek kalitede eğitim ve araştırma imkanları sağlamaktadırlar. Yurt dışından KKTC üniversitelerine başvuran öğrenci sayısında sürekli olara artış görülmektedir.

Yurt dışından gelen üniversite öğrencilerinin yaklaşık yüzde 80’ni Türkiye’den gelmektedir. Yabancı öğrenciler arasında Orta Doğu ülkelerinden gelen öğrenciler ilk sırada yer almaktadır. KKTC Üniversitelerinin çoğunda master ve doktora programları vardır. KKTC’de, Doğu Akdeniz Üniversitesi, Yakın Doğu Üniversitesi, Lefke Avrupa Üniversitesi, Girne Amerikan Üniversitesi, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi, Atatürk Öğretmen Akademisi, Anadolu Üniversitesi KKTC Kampusu, ODTÜ KKTC Kampusu olmak üzere sekiz üniversite vardır.

             Üniversitelerin gelişmesiyle KKTC, bir eğitim ve kültür ülkesi haline geldi. Bugün üniversiteler akademik etkinlikleri yanında KKTC’ye ciddi bir ekonomik kaynak yaratmak ve ekonomik katkı yapmaktadır. Üniversite sektörünün yarattığı katma değer %6 civarlarındadır.

              Üniversitelere giriş için aranan kriterler, başvuru sahiplerinin bir ortaöğretim veya denk bir okuldan bir sertifika ve mezuniyet belgesi olması gereklidir. Tüm Türk vatandaşları üniversitelere ÖSYM (Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı) sistemi ile alınır. Üniversiteye kabul edilen öğrencilerden İngilizce yeterliliği olmayanlar yoğun bir İngilizce programına tabi tutulurlar. Üniversitelerde eğitim dili İngilizcedir ve ABD ve İngiltere gibi ülkelerde KKTC üniversiteleri kabul edilmiş ve anlaşma yapılmış bu ülkelerin üniversiteleri arasında karşılıklı öğrenci değişim programları uygulanmaktadır.

 

 

 

TC BAŞBAKAN YARD. VE DEVLET BAKANI CEMİL ÇİÇEK İLE SÖYLEŞİ

 

1946 yılında Yozgat’ta doğdu. 1971 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 10 yıl serbest avukat olarak çalıştı. Yozgat Belediye Başkanlığı yaptı. 20, 21 ve 22. dönem Ankara milletvekili olarak Meclis’e girdi.TBMM bünyesinde çeşitli komisyonlardaki çalışmalarına ek olarak TBMM Uzlaşma Komisyonu ve Anayasa Komisyonu Üyeliği, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamble Üyeliği görevlerinde bulundu.Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde hükümette Devlet Bakanlığı ve kısa dönem Sağlık Bakanlığı, Yıldırım Akbulut’un ve Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığı döneminde hükümette Devlet Bakanlığı görevini üstlendi.Abdullah Gül’ün ve Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı dönemlerinde hükümette Adalet Bakanlığı görevini üstlendi.  22 Temmuz 2007 seçimlerinde yeniden Ankara milletvekili seçilerek 23. dönemde Meclis’e girdi. Halen 60. hükümette Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda Hükümet Sözcülüğü görevini de yürütmektedir. İngilizce ve orta düzeyde Fransızca bilmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

SİYASET :  Sayın Başbakan Yardımcım, KKTC’nin ilanının önemli bir kazanım olduğunu bir açıklamanızda ifade etmiştiniz. KKTC’nin ilanı ile sağlanan başlıca kazanımlar nelerdir ve bu kazanımların korunabilmesi için ne yapılmalıdır?

ÇİÇEK : Türk tarafı Kıbrıs’ta her zaman kalıcı barış ve uzlaşıdan yana olmuştur. 1960’ta kurulan Ortaklık Cumhuriyetini yaşatmayı hedefleyen Türk tarafının tüm çabalarına rağmen Rum tarafı 1963’te Türkleri devlet mekanizmalarından dışlayarak ve izleyen dönemde adanın %3’üne tekabül eden anklavlarda kuşatma altında yaşamaya zorlayarak hatta etnik temizliğe tabi tutularak 1960 Ortaklık Cumhuriyetini yıkmıştır. Türk tarafı, 1968’de başlayan toplumlararası görüşmelerde ortaya koyduğu barış ve uzlaşı tutumunu 1974 Barış Harekatı sonrasında da sürdürmüştür. 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulması, Kıbrıs’ta ortaklığın federal çerçevede yeniden tesisi amacına matuftur. Nitekim 1977-1979 Doruk Anlaşmalarıyla da iki toplumlu ve iki kesimli federal çözüm BM müzakere sürecinin hedefi haline gelmiştir. Ancak 1960 Ortaklık Cumhuriyeti’nin de ortaya çıkmasını sağlayan iki tarafın eşit siyasi iradesine dayalı yaklaşım uyarınca yeni bir ortaklık kurulmasını kabul etmeyen ve 1963’te gasp ettikleri gayri meşru “Kıbrıs Cumhuriyeti”ne Kıbrıslı Türklerin iltihak etmesinde ısrar eden Rum tarafının uzlaşmaz tutumu nedeniyle bu hedefe ulaşılması mümkün olamamıştır. Nihayet Kıbrıs Türk halkı eşit statüsünü ve siyasi eşitliğini ortaya koymak amacıyla ve kapsamlı çözümü kolaylaştırmaya yönelik olarak 1983 yılında KKTC’yi ilan etmiştir.

SİYASET : KKTC’nin kuruluşundan günümüze Türkiye’nin yardımları ve desteği ile önemli işler başarıldı. Daha güçlü bir KKTC hedefi için bundan sonraki dönemde yapılması gereken öncelikli hususlar sizce nelerdir?

ÇİÇEK : Türkiye, KKTC ekonomisinin mevcut küresel krize ve halen devam eden uluslararasıtecride karşın hızlı bir gelişme göstermesi, kendi ayakları üzerinde durur hale gelmesi, Kıbrıs Türkünün refah seviyesinin arttırılması ve geleceğe güvenle bakması yolunda çabalarını devam ettirmektedir. Bu bağlamda Türkiye’den KKTC ekonomisine ciddi miktarda yardımlar yapılmaktadır. Bu çabalar sonucunda KKTC’de bugün kişi başına yıllık 14000 Doları bulan bir milli gelir düzeyine ulaşılmıştır. Bununla birlikte elde edilen başarıların kalıcı olması, KKTC’de mali disiplinin güçlendirilmesi ve ekonominin sağlam temellere ve üretken bir yapıya kavuşturulabilmesiyle mümkündür. Bu noktada da Türkiye, KKTC hükümetleriyle yakın işbirliğini devam ettirmektedir.

              Son dönemde KKTC hükümetinin mali ve ekonomik reformlar alanında attığı adımlar söz konusu hedefe ulaşılabilmesi açısından umut vericidir. Hükümetlerimiz arasındaki işbirliğinin kararlılıkla devamı ve her kadar kısa vadede bazı güçlüklere neden olsa da reformların süratle ilerletilmesi “Kıbrıs Davası” açısından da esastır. KKTC ekonomisinin kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak reformlar, Kıbrıs’ta çözüme yönelik müzakerelerde de Kıbrıs Türk tarafının elini güçlendirecektir.

SİYASET : Türkiye’nin ve KKTC’nin bütün iyi niyetli ve samimi çabalarına karşılık Rum tarafının katı uzlaşmaz tutumu devam etmektedir. Türkiye’nin bir uzlaşmaya varılabilmesi için gerçekleştirdiği samimi ve sonuç alıcı açılımlarına rağmen, Rum tarafı uzlaşmaz tutumu yanında Türkiye’yi suçlayıcı bir propagandayı uluslararası alanda sürdürmekte ve Türkiye üzerinde siyasal baskı yaratmaya çalışmaktadır. Bu koşullarda sürdürülen müzakere sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz ve geleceğe ilişkin beklentileriniz nelerdir?

ÇİÇEK :  Türkiye, Doğu Akdeniz’de barış ve istikrara önem atfetmekte ve bu çerçevede Kıbrıs’ta kapsamlı çözüme yönelik devam eden BM müzakere sürecine ve Kıbrıs Türk tarafının yapıcı tutumuna tam destek vermektedir. Ada’da yerleşik, BM parametreleri çerçevesinde adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüme ulaşması Doğu Akdeniz’in bir işbirliği ve istikrar sahasına dönüştürülmesine büyük katkı sağlayacaktır. Kıbrıs’ta çözümden yana olan hep Kıbrıs Türk tarafı olmuştur. Türk tarafı, bugüne kadar BM tarafından ortaya konan çözüm arayışlarını her zaman desteklemiş, olumlu ve yapıcı tutum izlemiştir. Kıbrıs Türkleri, 2004 yılında “BM Kapsamlı Çözüm Planı” çerçevesinde çözüm konusundaki samimiyetlerini bir kez daha ve referandum yoluyla kanıtlamışlar, içerdiği tüm fedakarlıklara karşın mezkur planı kabul etmişlerdir. Dolayısıyla artık çözüm arzusunu kanıtlamak durumunda olan taraf serbestçe müzakere edilmiş olan “BM Kapsamlı Çözüm Planı”na referandumda “Hayır” oyu verilmesini teşvik etmiş bulunan Rum yönetimidir. Nitekim dönemin BM Genel Sekreteri de 28 Mayıs 2004 tarihli raporunda, Rumların bir taslağı değil, çözümün bizzat kendisini reddettiklerini ve Rumların çözüm istediklerini ispatlamaları gerektiğini ifade etmiştir.

              Rum tarafının tavrının anlaşılması bakımından Rum liderin BM Genel Kurulu çerçevesinde yapmış olduğu konuşma ifşa edici olmuştur. Rum lider konuşmasında, mevcut müzakere sürecine çerçeve oluşturan liderler ortak açıklamalarına aykırı biçimde, iki kurucu devlete haiz “Yeni Ortaklık” yerine, “Geniş Biçimde Özerk İki Bölge”den bahsetmiş olması, Rum tarafının çözümü halen Türk tarafının “Kıbrıs Cumhuriyeti”ne iltihakı biçiminde gerçekleştirme arzusunu bir kez daha yansıtmıştır.

              Kıbrıs Rum tarafı gerektiği gibi motive edilerek daha olumlu bir tutuma sevk edilmesi halinde kapsamlı çözüme kısa sürede ulaşılabileceğine, 2010’un ilk aylarında da referandumlara gidilebileceğine inanıyoruz. Kıbrıs Türk tarafının BM’ye süreçte bir noktada iki taraf arasındaki görüş farklılıkları arasına köprü kurulması da dahil olmak üzere daha aktif bir rol verilmesi ve bir takvim belirlenmesi yönündeki görüşünü paylaşıyoruz. Diğer taraftan mevcut fırsat penceresinin sonsuza kadar açık kalamayacağının, bu fırsatın da daha önce olduğu gibi heba edilmemesi gerektiğinin bilinmesi icap etmektedir. Sürecin en kısa zamanda kapsamlı bir çözüme ulaşılmasına yönelik biçimde hızlandırılması gerektiği açıktır.

SİYASET : KKTC de küresel ekonomik krizin ağır etkisi altında ekonomik sorunlarını aşmaya çalışmaktadır. Kıbrıs İşlerinden de Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak, KKTC’nin ekonomik sorunlarını aşabilmesi ve küresel krizin etkilerini hafifletilebilmesi için nasıl bir program uygulanmasını önerirsiniz ve sizin öncelikleriniz nelerdir?

 

ÇİÇEK : Öncelik hiç kuşkusuz mali disiplin ve bütçe dengesinin sağlanabilmesi, bu yolla KKTC ekonomisinin üretkenliğinin arttırılmasına imkan sağlanmasıdır. Özelleştirme çabalarının kararlılıkla devamı ve sonuçlandırılması da yararlı olacaktır. Türkiye, yardımların yanı sıra KKTC’ye reformlar alanında da her türlü destek ve dayanışmayı sağlamaktadır. Esasen gerek mali disiplin ve reform gerek özelleştirme alanlarında KKTC hükümetinin atmakta olduğu adımları memnuniyetle karşılıyor ve bunların devamının gerektiğine inanıyoruz.

SİYASET : KKTC bir üniversiteler ülkesi haline gelmiştir ve bu alanda hızlı gelişmeler olmaktadır. KKTC üniversitelerinde üçüncü ülkelerden gelen çok sayıda yabancı öğrenci olmakla birlikte büyük çoğunluğu Türkiye’den gelen öğrencilerimiz oluşturmaktadır. Türkiye’nin KKTC üniversitelerine sağladığı olanaklar ve yaptığı katkılar bu gelişmeleri sağlayan en önemli unsurdur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde üniversitelerin daha da gelişmesi ve karşılaşılan sorunların aşılması için alınması gereken önlemler var mı? Bu konudaki önerileriniz ve öngörüleriniz nelerdir?

ÇİÇEK : KKTC üniversiteleri, yaptıkları atılımlar ve çok geniş yelpazede ülkelerden öğrencilere öğrenim imkanı sunmakta olmaları bakımından bir gurur kaynağıdır. KKTC üniversitelerinin başarılarının kalıcı olabilmesi, akademik yapılarının olduğu kadar mali yapılarının da sağlam ve sürdürülebilir temellere oturtulmasıyla mümkündür. Diğer yandan KKTC üniversitelerinin “Bologna Süreci”ne dahil edilmeleri bağlamındaki sorunların, eğitimin temel bir insan hakkı olduğu hususu dikkate alınarak hızla çözülmesi gereği açıktır.

            KKTC üniversitelerinin gerektiği gibi tanıtımı için çaba sarf ediyoruz. Ayrıca diploma denkliği gibi sorunların aşılması ve kurumlarımızla KKTC makamları ve üniversiteleri arasındaki iş birliğinin daha da ileri götürülebilmesi için çalışmalarımızı devam ettirmekteyiz.

SİYASET : 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı kutlamaları dolayısıyla KKTC’ye yaptığınız son ziyarette, KKTC’nin meselelerinin öncelikli olduğunu, Türkiye’nin her zaman Kıbrıs Türk’ünün yanında olmaya devam edeceğini açıklamıştınız. Bu açıklamanızla ilgili olarak o günlerde yapılan yorumlarda, yaptığınız konuşma ve açıklamalarda verdiğiniz mesajlarla KKTC halkının güven tazelediği, moralinin güçlendiği, geleceğine güvenle bakmasına neden olduğu ifade edilmişti. Özellikle Kıbrıs davasına “milli dava” olduğu vurgunuzu tekrar yapmanızın olumlu ve güçlü bir zemin oluşturduğu belirtildi. Kıbrıs Türk halkının Anavatan Türkiye’ye olan bu güven, bağlılık ve ihtiyacını nasıl değerlendiriyorsunuz?

ÇİÇEK : Kıbrıs’ta Garantör ve Anavatan Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkının yanında yer alması, hem hakkı hem de yükümlülüğüdür. Hiç kuşkusuz Türkiye Ada’da adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüme ulaşılması çabalarına tam destek vermektedir ve bu hedefe en kısa sürede ulaşılmasını içtenlikle arzu etmektedir. Kapsamlı çözüme ulaşılması durumunda da Türkiye, Garantör ve Anavatan olarak uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve hükümlülükleri dairsinde hareket etmeyi sürdürecektir. Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin Ada’daki barış ve istikrarın teminatı olacağından hiç kimse kuşku duymamalıdır. Güven ve bağlılığın tek taraflı olmadığının, Türkiye’nin de Kıbrıs Türküne güven ve bağlılık duyduğunun altını çizmek isterim.

            Kıbrıs Türklerine uygulanan ambargoların sürdürülmesini kabul etmek mümkün değildir. Bu durum ayrıca Kıbrıs’ta ortak bir gelecek kurulması anlayışıyla da bağdaşmamaktadır. Çözüm iradesini kanıtlamış bulunan mevcut süreçte de samimi bir çözüm yönünde çaba harcayan Kıbrıs Türklerine yönelik hukuki temelden yoksun bu haksızlığa son verilmelidir.

            Türk halkının huzur, refah ve güvenliğinin sağlanması, uluslararası alanda hak ve hukukunun korunması, garantör bir ülke olarak Türkiye’nin en önemli görevlerinden biridir ve bunun sağlanması için Türkiye Cumhuriyeti elindeki tüm imkanları kullanacaktır.

SİYASET : Türkiye’nin AB ile müzakere sürecinde karşılaştığı temel meselelerin başında Kıbrıs gelmektedir. Rum tarafı, AB vasıtasıyla Türkiye üzerinde yaratmayı hedeflediği siyasi baskıları ve müzakere sürecini kullanarak Kıbrıs’ta istediklerini alabilmeyi umut etmekte ve bu doğrultuda hareket etmektedir. Rum tarafının Yunanistan’ın da desteğini alarak sürdürdüğü bu politika ile hedeflerine varması mümkün mü? Bu konudaki düşüncelerinizi ve değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

ÇİÇEK : Türkiye Kıbrıs’ta tüm kısıtlamaların kaldırılmasından yanadır. İlgili tüm taraflarca Kıbrıs’la ilgili tüm kısıtlamaların eş zamanlı olarak kaldırılmasına ilişkin 24 Ocak 2006 tarihli eylem planımız halen masadadır.

            AB’nin referandumlardan sonraki dönemde “Doğrudan Ticaret Tüzüğü”nün çıkarılması başta olmak üzere Kıbrıs Türklerinin tecridine son verilmesi yolunda pek çok taahhütte bulunduğunun da hatırda tutulması gerekmektedir. AB Konseyi’nin 26 Nisan 2004 tarihli kararından bu güne kadar geçen sürede bu taahhütler yerine getirilmemiştir.

            Türkiye’nin AB’ye katılımı ile Kıbrıs kapsamlı çözüm süreci farklı konulardır ve birbirine karıştırılmalarından özenle kaçınılması, her iki sürecin selameti açısından da önem arz etmektedir. Türkiye’nin Garantör olarak Ada üzerindeki hak ve sorumlulukları açıktır. Dolayısıyla yerleşik BM parametreleri doğrultusunda Kıbrıs’ta adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüm üzerinde iyi niyet ve samimiyetle çabaların yoğunlaştırılması öncelikli hedef olmalıdır.

SİYASET : Rum tarafının bütün çabası, Kıbrıs Türk halkını azınlık statüsüne düşürecek ve Türkiye’nin garantörlük gibi haklarını ortadan kaldıracak bir anlaşma yapmak ve böylece Kıbrıs Türk halkının kendi kendini yönetme ve geleceğini belirleme hakkını elinden almaktır. Sizce KKTC’nin varlığı da dikkate alınarak bugün gelinen aşamada buna imkân var mı? Dünyanın böyle bir hakkı var mı? Kıbrıs’taki gerçekler göz ardı edilerek bir anlaşma olabilir mi?

ÇİÇEK : Kıbrıs’ta gerçeklerin göz ardı edileceği bir çözüm kuşkusuz mümkün değildir. Esasen Annan Planı’na da yansıyan kırk yıllık müzakere sürecinde oluşmuş BM müktesebatı da çözümün nasıl şekillenmesi gerektiğini açıkça vazetmiştir. Dolayısıyla kapsamlı çözüm için gerekli materyal ve zemin zaten hazırdır. Yerleşik BM parametreleri olan ve liderlerin ortak açıklamalarında da zikredilerek mevcut müzakere sürecine çerçeve oluşturan iki kesimlilik, siyasi eşitlik, eşit statüde iki kurucu devleti haiz yeni ortaklık kurulması ve bu parametrelerin lafzına ve ruhuna riayet edilmesi durumunda kapsamlı çözüm hiç de ulaşılması zor ve uzak bir hedef olmayacaktır.

Kıbrıs Resim Galerisi

Reklamlar

ACAPULCO ACAPULCO
KANAL T KANAL T
KORINEUM GOLF KORINEUM GOLF
KTHY KTHY
TVS TVS
TURKCELL TURKCELL
KIRNI PİLİÇLERİ KIRNI PİLİÇLERİ
ÖZLEM SÜT ÖZLEM SÜT
KIBRIS KIBRIS